Madde ve Anti-Maddenin Düşündürdükleri

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Bru-x
Mesajlar: 138
Yaş: 47
Kayıt: 15 Mar, 00:48
Aldığı Beğeniler: 17 time

Madde ve Anti-Maddenin Düşündürdükleri

Okunmamış mesaj gönderen Bru-x » 12 Tem, 14:02

Madde ve Anti-Maddenin Düşündürdükleri

Karşımızda bir duvar var. Üzerine sıva yapıldığı için tek parça şeklinde duruyor. Sıvayı kazıdığımızda, duvarın, aynı ebatta düzgün kesilmiş yüzlerce taş (veya tuğla) parçasından örülmüş olduğunu görüyoruz. Taş parçalarını elimize alıp yakından baktığımızda, her birinin aynı ebatta binlerce daha küçük ve düzgün parçadan oluştuğunu anlıyoruz. Her bir küçük parçayı büyüteç altında incelediğimizde ise, bunların ancak mikroskop altında net görülebilecek, anlamlı şekle sahip onbinlerce mikroskobik parçadan mürekkeb olduğunu farkediyoruz. Gözlemlerimiz bu şekilde elektron ve tünel mikroskoplarına kadar uzayıp gidiyor. Dahası, duvarın bu şekilde ayakta durması için, en küçüğünden en büyüğüne bu parçaları bir arada tutmaya yarayan çok büyük kuvvetlerin her an faaliyette olduğunu da keşfediyoruz. Bu bize, sözkonusu duvarın rastgele toprak veya çamur yığarak değil, en küçük parçasından itibaren belli bir hesap ve geometri ile örüldüğünü, ve mevcudiyetinin bu şekilde devam etmesinin de ince bir hesaba dayanan ve her an varedilen kontrollü kuvvetlerin kullanılmasıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Anlıyoruz ki, önce en küçük parçalar imal edilmiş; bunu yapan usta, bunlarla daha sonra bir duvar öreceğini biliyormuş ve bunu gerçekleştirmiş.
İşte maddenin önce atom-altı tanecikler, daha sonra da1 çekirdek, atom ve molekül şeklinde yaratılışını ve sürekliliğini bu misâlden yola çıkarak bir nebze tasavvur edebiliriz. Bu durum önce sebeble izah edilemeyecek şekilde bir ilk (ham)maddenin yaratıldığını, ardından Kâinat’ın sebeb-netice münasebeti çerçevesinde İlâhî İlim, İrade ve Kudret ile bir inşâya tâbi tutulduğunu açıkça göstermektedir.
Molekülden başlayarak sırayla atom sistemi, atom çekirdeği, çekirdekteki nükleonlar (proton ve nötronlar), her bir nükleondaki kuarklar şeklinde geriye doğru gittiğimizde, maddeyi oluşturan bu çok küçük temel parçacıkların çok yüksek kuvvetlerle (güçlü nükleer kuvvetler) bir arada tutulduğu bugün biliniyor. Bir başka deyişle, ilk yaratılıştan bugüne farklı ölçeklerde organizasyona tâbi tutulan fîzikî âlemde, galaktik ölçekten atom-altı ölçeğe inildikçe, farklı ölçekteki maddî cisimleri sebebler açısından bir arada tutmakta kullanılan kuvvetler ters orantılı olarak büyümektedir. Bugün fizikî âlemde bilinen, kütleçekim (gravite), zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet şeklindeki dört temel kuvvetten en zayıfı kütleçekim, en büyüğü ise güçlü nükleer kuvvettir. Yıldız gibi devasa, gezegen gibi orta ölçekte veya elma gibi küçük ölçekte kütlelerin aralarında vazife gören gravite (kütle çekim) kuvveti, proton veya kuark gibi çok küçük veya neredeyse kütlesiz kabul edilen atom-altı taneciklerin atom çekirdeğinde bir arada tutulmasında kullanılan güçlü nükleer kuvvetin 1040’da birine karşılık gelmektedir. [Her ne kadar varlığı tecrübî olarak ortaya konmuş ve birer isim verilmiş olsa da, elektrondan itibaren atom-altı taneciklerin gerçekten “cisim” diyebileceğimiz bir fizikî varlığa sahip olup olmadığı (yoksa bizim yaklaşımımıza göre mi varsayılıp ifade edildiği) kuantum fiziğinin hâlen tartışılmaya devam eden bir konusudur.]
Peki, esbab açısından inşânın ilk ve en temel maddesi olduğu anlaşılan atom-altı parçacıklar bize maddenin gerçek mâhiyeti hakkında bilgi verebilir mi?

Atom-altı parçacıklar
Çok büyük bütçelerle inşa edilen tanecik hızlandırıcılarda proton ve elektron gibi yüklü taneciklere yüksek hız ve enerji kazandırıldığında, bunlar sanayi, tıb veya fizik araştırmalarında kullanılabilecek hususiyetler göstermektedir. Düşük enerjilerde hızlandırılan tanecikler televizyon ekranında görüntünün meydana gelmesinde, bir katod-ışını tüpü vasıtasıyla X-ışınlarının üretilmesinde, kanserli hücrelerin veya zararlı bakterilerin ortadan kaldırılmasında kullanılabilmektedir. Bu yüklü taneciklere yüksek enerji kazandırılıp birbirleriyle (ayrıca nötronlarla) çarpıştırıldığında ise, çok daha küçük tanecikler meydana gelmektedir. Bu sonuncular, maddenin ilk defa hangi temel parçacıklardan itibaren yaratılmış olabileceğinin ve o andan itibaren Kâinat’ta hangi temel fizikî kuvvetlerin işletildiğinin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. 1930’lardan bu yana devam edegelmekte olan bu çalışmalarla maddenin veya maddeye nüve teşkil edecek ilk fizikî varlık parçasının nasıl olduğu konusunda belli tahminler geliştirilmiş, tanecik hızlandırıcılarda çok yüksek hızlarda gerçekleştirilen çarpıştırmalar neticesinde en küçük temel tanecik olarak kuark tesbit edilmiştir. Kuarkın elde edilmesinin diğer yolu, maddeyi trilyon derece sıcaklıklara kadar ısıtarak olabildiğince parçalamaktır, fakat bugün için dünya üzerinde bu imkânsızdır. İşte Büyük Patlama (Big Bang) teorisi bu şekilde, yani “maddenin ilk yaratılışında çok yüksek sıcaklıklar, daha doğrusu buna yol açacak büyük ve âni bir enerji boşalımı (patlama) meydana gelmiş olmalıdır” düşüncesiyle doğmuş ve fizikçiler arasında giderek kabul görmüştür.
Yirminci yüzyılın sonlarında ise, aynı durumun anti-madde için de geçerli olduğu anlaşıldı. Bir de şu husus iyice belirgin hâle geldi: Madde ile onun ayna ikizi olan anti-maddenin organizasyonu ve devamlılığı tesadüflerle izah edilemezdi.

Madde ve anti-madde araştırmaları
Madde, enerjinin yoğunlaşmış şekli olarak da tarif edilebilir, ve tekrar enerjiye dönüşebilir (E = mc2). Fisyon ve füzyon reaksiyonları,2 kütlenin binde bir, onbinde bir gibi çok küçük kesirlerinin enerjiye (geri kalan kısmının başka hususiyetteki kütlelere) dönüşmesi demektir. Fakat maddenin, ayna ikizi olan anti-maddeyle birleşerek yaklaşık % 100 verimlilikle enerjiye dönüşmesi de mümkündür. Peki anti-madde nedir?
1931 yılında ingiliz fizikçi Paul Dirac, sadece teorik çalışmalar neticesinde, anti-madde olarak isimlendirdiği garip bir tanecikler grubunun varlığı üzerine tahminler yürütmeye başladı.3 California Teknoloji Enstitüsü’nden (Caltech) Carl Anderson’un çalışmaları bunu destekleyici mâhiyette neticelere ulaşınca, dikkatler Dirac’a çevrildi. Fakat reklâmdan hoşlanmayan, utangaç bir yapıya sahip Dirac medyanın konuya alâka göstermesine izin vermedi -zâten Nobel Ödülü’nü de reddetmişti. Bugün de Dirac’ın ismi sadece konunun meraklıları tarafından biliniyor; fakat anti-madde modern fiziğin hâlâ en derin sırlarından biri durumunda. Kelimenin biraz anlaşılmaz gözüken tedailerine rağmen, anti-maddeyi anlamak zor değil. Bazı bakımlardan -meselâ kütle- anti-madde tanecikleri maddeninkilerle aynıdır. Anti-madde, içindeki temel taneciklere ait elektrik yükü,4 manyetik moment5 ve spin6 gibi hususiyetlerin normal maddedekine göre zıt olduğu bir durumdur. En önemli farklılık, elektrik yüklerinin ters olmasıdır. Bir anti-madde çekirdeği pozitif değil negatiftir. Yörüngesinde de, negatif değil pozitif yüklü elektronlar (pozitronlar) bulunur.
Anti-maddenin Kâinat’taki varlığı ise tanecik hızlandırıcılarda ortaya kondu. Fizikçiler gerek CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi, Cenevre) gerekse Fermi Lâboratuarında (ABD) atom-altı parçacıkları ışık hızına yakın hızlarda parçalayarak çok küçük miktarlarda anti-madde elde ettiler. Sebebler plânında madde sisteminin çok küçük atom-altı taneciklerden yaratılmış olması gibi, anti-madde de çok küçük anti-madde taneciklerinden yaratılmıştır; aralarındaki tek fark, yüklerinin zıt olmasıdır. Hem maddenin, hem de anti-maddenin çok küçük ve çok hızlı temel tanecikleri çarpışma sonucu oluşur oluşmaz, artık iyice soğumuş olan mevcut Kâinat’ın şartlarına uygun bir yapı ve fonksiyonda olmadıklarından ömürleri çok kısa sürmekte ve hemen (saniyenin milyarda bir gibi kesirlerinde) enerjiye dönüşüp belli-belirsiz fizikî yanları itibariyle ortadan kalkmaktadırlar. Bunların tesbiti için, tanecik hızlandırıcılardaki çarpıştırmalarla elde edilen kütlesiz veya çok küçük kütleli tanecikler çok hususi şartlarda tutuldu ve Kâinat’ta bilinen en hafif madde ve anti-madde olan hidrojenin anti-maddesi (anti-hidrojen atomları) sentezlendi (bir hidrojen atomu bir protonun ta kendisidir). Fakat bütün bu işlemler çok pahalıya maloldu.
İlk defa 1995’de CERN’de üretilen dokuz anti-hidrojen atomunun ömrü kırk nanosaniye (saniyenin milyarda kırkı) kadar sürdü. Aynı lâboratuarda bir milyon anti-hidrojen atomu üretildi; toplam ağırlıkları kilogramın yaklaşık katrilyonda birine karşılık geliyordu (Weed, 2003). İkibinbeş yılı itibariyle yıllık global üretim ise kilogramın yüz milyarda biriydi, ve bir onsu (28,3 gram) bir katrilyon dolara karşılık geliyordu (Berman, 2005).
Neredeyse her Büyük Patlama (Big Bang) modelinde, yaklaşık 14 milyar yıl önce bir patlama ile vücut bulan madde-uzay-zaman Kâinatı’nda eşit miktarda madde ve anti-madde yaratıldığı tahmin ediliyor. Bu durumda, sebebler dünyasında herşeyin çift yaratılmış olması Kâinat ölçeğinde de geçerli gözüküyor. Fakat tanecik hızlandırıcılarda “bir görünüp bir kaybolan” anti-madde dışında, Kâinat’ta bunun hiçbir izi ve işareti bugün görülemiyor. İlk Yaratılış Büyük Patlama ile veya bir başka şekilde de olsa, teorik fizik hesaplamalarına göre başlangıç anında maddeyle birlikte yaratıldığı sanılan bütün bir anti-madde, takip eden saniyenin kesri kadar kısa bir sürede kaybolmuş gözüküyor. Peki bunlar nereye gitti ve bu nasıl oldu?
Bunu anlamaya yönelik araştırmalar devam ediyor. Bunlardan birisi, dört temel kuvvetten biri olarak kabul edilen zayıf nükleer kuvvetin yol açtığı radyoaktif beta bozunmasıyla ilgili. Bu bozunmada, atom çekirdeğindeki bir nötron önceden tahmin edilemeyen bir anda bir protona dönüşür, bu esnada nötrondan dışarıya bir elektron ile anti-nötrino7 denilen bir tanecik neşrolur. Bazı nadir izotoplarda ise çift-beta bozunması görülür. Bu hâdisede, çekirdekteki nötronlardan ikisi aynı anda bozunur, yani iki protona dönüşür, ve bu esnada iki elektron ile iki anti-nötrino yayılır. Fizikçiler 20 yılı aşkın bir zamandan beri tecrübî olarak çift-beta bozunması gözlemliyorlar. Fakat Heidelberg’de (Almanya) bulunan Max Planck Nükleer Fizik Enstitüsü’nden Hans Klapdor-Kleingrothaus ve meslektaşları çift-beta bozunmasının farklı bir versiyonunu gözlediklerini, bu deneyde anti-nötrino meydana gelmediğini söylüyorlar. Bu proses 1937’de italyan fizikçi Ettore Majorana tarafından tahmin edilmiş, fakat imkânsız bulunmuş. Heidelberg ekibi şimdi bunu başardığını söylüyor. Burada konunun madde/anti-madde münasebetini ilgilendiren yanı şu: Normal bir beta veya çift-beta bozunması sırasında çekirdekteki nötrondan dışarıya bir veya iki anti-nötrino neşrediliyorsa, bu durum, bu nötronlarda birer nötrino bulunduğu mânâsına geliyor. Dışarıya anti-nötrinonun neşredilmediği çift-beta bozunmasında ise, nötronun bozunmasıyla meydana gelen bir anti-nötrino çekirdekten dışarıya çıkamadan orada bulunan hemen bir başka nötron tarafından absorbe ediliyor demektir ve bu da bilinen kanuna aykırı gözükmektedir. Acaba Kudret-i İlâhî Kâinat’ta anti-maddeyi bu şekilde mi gizlemiştir? Eğer bu sonuçlar doğruysa, dışarıya anti-nötrino vermeyen çift-beta bozunması, sanki nötronun yapısında gizlenmiş olan nötrinonun maddenin temel parçacıkları arasında farklı bir yeri olduğuna işaret ediyor. Fizikçiler madde ve anti-maddenin etkileşim ve bozunmalarının, enerji ve lepton8 sayısının korunması gibi özel kanunlara tâbi olduğunu belirtiyorlar. Bu kanunlar, maddeyi anti-maddeyle değiş-tokuş etme süresinin geriye işleyen zamana eşit olduğunu söylüyorlar. Dışarı nötron verme filmi geriye sarıldığında, bir anti-nötrino başlangıçta kendisiyle birlikte bir nötrinoyu absorbe etmiş olan aynı (sayıda) nötronu göstermektedir. Neticede, Heidelberg ekibinin bulduğu neticeler, Kâinat’ın neden anti-maddeyle değil de maddeyle dolu olduğunu, ortada neden anti-madde gözükmediğini izah etmeye yardımcı olabilir.

Neden madde ve anti-madde?
Dünya üzerinde büyük miktarlarda anti-madde depolamak hem zor, hem yüksek maliyetli, hem de tehlikeli. Çünkü anti-madde maddeye temas ettiğinde, her ikisi de büyük bir enerji açığa çıkararak ortadan kayboluyorlar. Dirac, anti-madde kütlelerinin Kâinat’ın uzak köşelerinde gizlenmiş olabileceğini düşünüyordu. Bu o gün için mümkün gözüküyordu: Çünkü anti-maddeden yaratılmış bir galaksi normal bir galaksiden ayırtedilemeyebilirdi. Spektroskopik analizler de bunların ayrı olduğunu söylemiyordu. Fakat bugün, anti-maddenin uzayın derinliklerinde de seyrek olduğu belirtiliyor. Elektronlar ve pozitronlar arasındaki temas neticesinde, karakteristik olarak 511 bin elektron volt gibi bir enerjiye sahip gama ışınları meydana geliyor. Eğer anti-madde galaksileri mevcut olmuş olsaydı, bunlar galaksilerarası uzayda yüzen olağan taneciklerle etkileşime girecek, ve mevcut galaksilerin etrafında gama ışını hâleleri meydana gelmesine yolaçacaktı. Bu gibi hâleler çok arandı fakat bulunamadı. Yani bir madde Kâinatı’nda yaşıyoruz (Berman, 2005). Fransız astrofizikçi Marc Lachièze-Rey de, “Galaksimizde bir anti-madde asteroidi olsaydı, etrafındaki malzemeyle birlikte ortadan kalktığında hemen belirleyeceğimiz X ışınları yayardı.” diyor (Poirier & Greffoz, 2001).
Bu Kâinat’a anti-maddenin değil de maddenin hâkim kılınması konusunda fizikçilerin getirdiği hâl-i hazırdaki izah, fizik kanunlarının hafif tertip madde lehinde düzenlenmiş olduğu şeklindedir. Stanford Linear Accelerator Merkezi’nden bir ekip (2004), bazı madde ve anti-madde taneciklerinin davranışında küçük fakat temyiz edici bir farklılık tesbit edince bu açıklama destek buldu. Bu netice, fizik kanunlarında madde tarafı ağır basan bir tanzimi ima ediyordu.
Bu kanunlara bağlı olarak işletilen sebebler açısından, fazla anti-madde ihtiva eden bir Kâinat tehlikeli olabilir. Çünkü madde ile anti-madde karşılaştığında, bugün için bilinen netice, maddenin enerjiye % 100 dönüşmesidir (E= mc2). Bu, patlayan bir hidrojen bombasının bıraktığından 143 kat fazla enerji serbestlenmesi demektir. Bir ons (28,3 veya 31 gram) ağırlığında bir mermer parçası eşdeğer bir anti-mermerle çarpıştığında, reaksiyon neticesinde 50 milyar defa trilyon erg enerji serbest kalır ki, bu, ABD’de mevcut bütün elektrik ampullerini bir gün boyunca yakmaya yeter (Berman, 2005).
Bir santimetre büyüklükte anti-çakılın atmosfere girmesi ise, Hiroşima bombasının bıraktığından daha büyük bir enerji yumağı içinde madde ve anti-maddenin yok olması için yeterli olabilir. Bir kilometre çapında bir anti-asteroidin düşmesiyle ortaya çıkacak tablo çok daha ürkütücüdür (Poirier & Greffoz, 2001).
Eser miktarda anti-madde bile ciddi neticelere yolaçabilir. 1997’de, yörüngede dolanan Compton Gama Işını Gözlemcisi’ndeki bir dedektör, galaksimizin merkezine yakın bir yerde bir pozitron fışkırması analiz etti. Bu anti-tanecikler karşılaştıkları elektronları yokederler ve tehlikeli bir gama ışını girdabı oluşmasına yolaçarlar. 3500 ışık yılı uzaklığa kadar yayılabilen bu gama ışınları Dünya’dan gözlenmek istenseydi, Samanyolu Galaksisi’nin merkezi -meselâ Ekim ayında gece güneybatıda ufka yakın yerde- parlak bir kızıl bulut şeklinde görülürdü. Bu aktivitenin kaynağı, bilinen herhangi bir cisme karşılık gelmiyor. Compton dedektörüyle çalışan James Kurfess, “bazı teorisyenler karanlık maddenin anti-madde üretebileceğine inanıyorlar, fakat Samanyolu’daki pozitronların ömrü milyonlarca yıl olduğundan, bunlar eski bir süpernova patlamasından da geliyor olabilir.” diyor. Yani pozitron fışkırmasının sebebiyle ilgili henüz bir ipucu yok. Compton’ın görevi 2000’de sona erdi. Bu arada Avrupa uzaya yeni bir gama ışını gözlemcisi (Integral) gönderdi. Samanyolu’ndaki anti-maddenin menşei bu yüzyılın önemli bir araştırma konusu olarak gözüküyor (Berman, 2005).
Anti-madde ve madde, kendilerinin yaratılıştan önce mevcut bir ilim, irade ve kudret ile yaratıldıklarını gösteriyor
Aslında madde ve anti-madde birbirine çok benziyor. Bu yüzden de Kâinat’ta neden anti-maddenin değil de maddenin ikizine baskın geldiğini henüz kimse izah edemiyor. Bugün teorik ve tecrübî fizik Kâinat’ın yarısının kayıp durumda olduğunu, son görüldüğü tarihin ise, Kâinat’ın ilk yaratıldığı an olduğunu tahmin ediyor. Madde ve onun zıt yüklü simetriği, Yaratılış’ın başında, daha doğrusu bizim zaman idrakımız açısından Yaratılış’tan önce bir ilim, kudret ve Yaratma yönünde bir takdirin mevcut olduğunu, yani hem maddenin, hem de anti-maddenin kendiliğinden olamayacağını ortaya koyuyor. Baştan itibaren bütün sebebler, bizim aklen ve kalben benimseyip alışacağımız bir “madde Kâinatı”nın ortaya çıkması için biraraya getirilmiş, anti-madde Kâinatı’nın değil; bu yönde bir irade çok açık gözüküyor.
Aksi takdirde, maddenin büyük patlamayla birlikte ortaya çıkan trilyonlarca derecelik yüksek sıcaklıklar altındaki en şeffaf, en dağınık ama yine de en seyyal hâli olduğu düşünülen (çünkü tanecik çarpıştırma deneylerinin neticelerinden yola çıkılarak bunun böyle olabileceği tahmin ediliyor) kuark denizinden ilk hadronlar, ardından protonlar ve nötronlar, sonra atom çekirdeği, daha sonra elektronların çekirdek etrafına yerleşmesiyle atom sistemi ve moleküller nasıl oluşabilirdi ki?!.. Madde-uzay-zaman yok iken, böyle simetrik bir madde/anti-madde âlemi, ardından maddenin yapı ve fonksiyonlarının hâkim pozisyona getirildiği bu Kâinat, ve bu Kâinat’ta sebeb olarak işletilen kanunlar nasıl ilk andan itibaren vücud bulabilirdi ki? Maddeye temel teşkil eden kuark (belki de esir) denizi sadece sıcaklığın düşmesiyle çekirdek, atom sistemi ve molekül şeklindeki yeni madde organizasyonlarına kendiliğinden dönüşmüş olabilir miydi?!..9 Sıcaklık düşse bile kuark denizi yapısı itibariyle aynı şekilde kalabilirdi. Sıcaklık ve sıcaklık değişiklikleri ile madde ve maddenin hâl değişiklikleri arasında bugünkü Kâinat’ta (geçerli fizik kanunlarıyla) gördüğümüz bir sebeb-netice münasebeti görülemeyebilirdi. Bu kanunu kuarklar kendileri koymuş olabilir mi?!.. Bundan da önce, maddenin ve uzayın ortaya çıkışı10 bir büyük patlama ile olduysa, ve bu esnada trilyonlarca derece sıcaklık açığa çıktıysa, patlama öncesinde bu enerji birikimi hangi fizikî âlemde ne zaman, nasıl, hangi sebeblerle oldu? Eğer patlama öncesinde hiçbir fizikî âlem yok idiyse, fizik metafizikten mi doğdu? Evet! Kâinat yoktan yaratıldı! Bu sorunun cevabı müsbet bilim yoluyla izah arandığında bile bu şekilde ortaya çıkıyor. Kâinat yaratıldı! Bu sorular ilk defa soruluyor değil. Fakat, “bilim”in eli fizik-ötesine (veya öncesine) yetişemiyor.
Burada bir başka enteresan husus şu: Galaksi, hatta Kâinat çapındaki büyük ölçekli hâdiseler, tam tersine küçük ölçekteki (atom-altı tanecikler üzerindeki) araştırmalarla, hızlandırıcılardaki çarpıştırmalarla anlaşılmaya çalışılıyor. Kaldı ki, araştırılan tanecikler artık müstakil olarak mevcut değil. Başlangıçtaki yüksek sıcaklık şartlarında vardı bunlar. Kâinat’ın fihristesi gerçekten zerreye yüklenmiş. Ayrıca diyebiliriz ki, atom-altı tanecik araştırmalarında daha derinlere inildikçe, çok küçük kütleli (kilogramın katrilyonda biri), hattâ kütlesiz, çok süratli ve ayrıca çok kısa ömürlü (saniyenin milyarda biri) taneciklerin varlığı, maddenin her an, sanki varlık-yokluk sınırından, hatta neredeyse yoktan varedildiğini ve sür’atle daha büyük ve kütleli taneciklere doğru dönüştüğünü de düşündürüyor.
En önemlisi de, atom-altı dünyasındaki bu faaliyetleri göremeseydik, O’nun ilim, irade ve kudretinin her an her yere nüfuz ettiğini bu kadar açık anlayamayacaktık. Atom-altı dünyası sabit ve hareketsiz olsaydı, hâşâ, yaratıldıktan sonra kendi hâline bırakılmış, veya Kudret-i İlâhî oraya ulaşamıyor gibi düşünülebilirdi. Bu kadar küçük, hızlı, her an oluşan ve başka bir şeye dönüşen bu kadar çok sayıda tanecik yaratılmasaydı, O’nun kudretinin büyüklüğünü, ilminin ve hesabının inceliğini ve sonsuzluğunu anlayamayacaktık.

Kaynaklar
- Berman, B., 2005 - What’s the Antimatter? Discover, Vol 26, No 10, October.
- Weed, W.S., 2003 - Startrek. Discover. Vol 24, No 8, August.
- Poirier, H. & Greffoz, V., 2001 - Asteroïdes: La menace se précise. Science & Vie, No 1006, Juillet, Paris.

Dipnotlar
1. Bu önce-sonra münasebeti bizim açımızdan geçerlidir; zamanı yaratan Yaratıcımız zaman ile mukayyed değildir.
2. Fisyon (atom çekirdeğinin bölünmesi) reaksiyonu yavaşlatılmış zincir reaksiyonu şeklinde nükleer santrallerin, sür’atli zincir reaksiyonu şeklinde atom bombasının çalışma prensibidir. Füzyon reaksiyonu ise, Güneş’in ve hidrojen bombasının çalışma prensibidir.
3. Paul Dirac 1928’de elektronun antitaneciği olan pozitronun varlığını da tahmin etmişti. Bu, 1932’de California Teknoloji Enstitüsü’nde (ABD) fizikçi Carl Anderson tarafından tecrübî olarak ortaya kondu.
4. Elektrik yükü, herhangi bir maddenin bir diğerine kuvvet uygulamasına yolaçan hususiyetidir ve birimi coulombdur (C). Bir cisim, sürtünme, indüksiyon veya kimyevî değişiklik sonucu elektrik yüklenebilir. Ve bizzat yük bir atom veya cisim üzerinde bir elektron birikimi (negatif yük) veya bir elektron kaybı (pozitif yük) gösterir. Naylon kazağın giyilip çıkarılması veya saçların taranması sırasında görülen statik elektrik, yüzey atomlarından elektron kazanılması veya kaybedilmesidir. Bakır telden elektronların geçmesi gibi bir yük akışı ise elektrik akımıdır ve birimi amperdir (A).
5. Manyetik moment, basitçe, bir mıknatısın uzunluk ve kuvvetine bağlı olarak meydana gelen tesirdir.
6. Spin ise, proton veya nötron gibi bir atomaltı taneciğin, bir atom çekirdeğinin, bir atomun veya bir molekülün, tanecik hareketsiz hâle gelse bile varolmaya devam eden tabiî açısal momentumudur. Belli enerji durumundaki bir taneciğin, belli bir elektrik yükü ve kütlesi olduğu gibi, kendine mahsus bir spini de vardır.
7. Nötrino lepton sınıfına ait yüksüz üç temel tanecikten (ve bunların antitaneciğinden) herhangi biridir ve çok küçük (muhtemelen sıfır) kütlesi vardır. Bunlar elektron nötrino, muon nötrino ve tau nötrinodur. Elektron nötrinonun antitaneciği bir çekirdeğin beta bozunumu sırasında yayılan anti-nötrinodur.
8. Güçlü nükleer kuvvetten etkilenmeyen temel tanecik sınıflarından biri olan leptonlar ise elektron, muon ve tau ile bunların nötrinolarına, ayrıca hepsinin altı antitaneciğine karşılık gelir. Temmuz 2000’de Fermi Laboratuarı’nda tau leptonun varlığının doğrudan delili elde edildi. Muon ise, kütlesi hariç elektrona benzeyen bir temel taneciktir. Kütlesi elektronunkinden 207 kat daha fazladır. Yarı-ömrü saniyenin milyonda ikisi kadardır. Bu süre sonunda elektronlara ve nötrinolara dönüşür. Muonun menşe itibariyle bir mezon olduğu tahmin edilse de, henüz bir lepton olarak sınıflandırılmaktadır. Mezon bir kuark ile bir anti-kuarktan yapılı olan kararsız bir atom-altı tanecik grubudur. Varlığı kozmik radyasyonda da tesbit edilmiştir; çok yüksek enerjili taneciklerin bombardımanına mâruz kalan çekirdek tarafından neşrolunmaktadır. Mezonlar hadronların bir alt-sınıfı olup kaonları ve pionları ihtiva eder. Mevcudiyetleri 1935’de Japon fizikçi Hideki Yukawa tarafından tahmin edilmiştir.
9. Maddenin ve anti-maddenin meydana gelmesi başlangıçtaki yüksek sıcaklığın sebebler planında düşmesine, atom-altı taneciklerin birleşmesine (nükleer sentez) bağlanmış görünüyor.. Madde ve anti-maddenin karşılaşması ise büyük bir enerji açığa çıkmasına yol açıyor. O halde başlangıç şartlarının çok büyük enerji boşalımı (büyük bir patlama) ve çok yüksek sıcaklıklar ile oluşturulduğu buradan da anlaşılıyor.
10. Bugün fizikçiler, maddenin yoktan ve içine sokulduğu mekan (uzay) ile birlikte yaratıldığını kabul ediyor.


Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ
Sızıntı Dergisi


Başaranlar, önce inandılar, sonra yaptılar; Başaramayanlar ise, önce yapıp sonra inanmayı denediler.

http://telekinezi.com/app.php/rules


Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

“Madde Kinezi Bağı (Kanunlar)” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir